Bu kadar pisliğin içinde kuyruğu dik tutmanın manası yoktur.
Bu kadar pisliğin içinde kuyruğu dik tutmanın manası yoktur.
Hayvanlar aleminde "Dik Kuyruklu Fare" diğer hayvanlara okadar musallat olmuş ki; kimisinin yiyeceğini çalmış,kimisinin yuvasını bozmuş,kiminin yumurtalarını kırmış, kiminin kuyruğunu, kiminin nasırını kemirmiş. vel hasıl zarar vermediği hayvan kalmamış.Hayvanlar toplanıp fareden kurtlmak istemişler ve öldürmeye karar vermişler. Bu göreve de kedi gönüllü olmuş.
Dik Kuyruklu Fare işin ciddiyetini kavramış ve çareyi kaçmakta bulmuş. Ama kedi durur mu? Böyle bir fırsat yakalamış. Düşmüş peşine; Fare önde kedi arkada ormandan, dağdan derken inmişler ovaya. Fare bakmış kediden kurtuluş yok. Etrafına bakınmış ileride bir inek otluyor. Gitmiş ineğe yalvarmaya başlamış. İnek farenin kendine yaptıklarını hatırladıkca önce ilgilenmemiş sonra ısrarlarına dyanamayıp, "peki peki geç arkama demiş" ve farenin üstüne"şey "etmiş.fare pisliğin altına dik kuyruğundan başka her yeriyle gömülmüş lakin kuyruğu dik ya bir türlü pislik içine alamamış. Kedide bakmış görünürde fare yok.Belki inek görmüştür diye ineğe sormaya giderken ineğin arkasındaki taze pisliğin içinde dik kuyruğu görüp, kuyruktan tutmasıyla parça parça etmiş fareyi...
Mevlana Hazretleri diyor ki bundan üç ders çıkarılır.
"1. Seni her pisliğe batıran düşmanın değildir.
2. Seni her pislikten çıkaran dostun değildir.
3. Bu kadar pisliğin içinde kuyruğu dik tutmanın manası yoktur."
Eleştirilerimizde cimri, övgülerimizde eli açık olalım.
Eleştirilerimizde cimri, övgülerimizde eli açık olalım.
Bir zaman ülkenin birinde adamın biri resim yapmaya merak sarmış. Ne yapsın ne etsin diye düşünürken resim ustalarından birine gitmiş ve kendisine güzel resim yapmayı öğretmesini istemiş.
Usta damı yanına almış ve işin bütün inceliklerini öğretmiş. Adamda da yetenek varmış tabii ve başlamış resim yapmaya. Gel zaman git zaman adam artık çok güzel resimler yapıyormuş.
Bir gün yaptığı resimlerden birini ustasına götürmüş ve "Ustacım nasıl olmuş" diye sorunca ustası "Ben senin hocanım buna karar veremem bu resmi al insanların çook kalabalık olduğu bir meydana götür ve yanına kırmızı bir kalem koy ve üzerinde 'beğenmediğiniz yeri işaretleyin' yaz" demiş.
Adam ustasının dediği gibi resmi alıp çok işlek bir meydana koymuş ve yanına da ustasının dediği gibi kalemi bırakıp notu yazmış. Akşama doğru resme bakmaya gittiğinde resim kırmızı işaretlerden görünmez haldeymiş. Adam büyük bir moral bozukluğuyla ustasının yanına gitmiş. "Ustacım galiba ben bu işi beceremiyorum" demiş. Ustasıda "Moralini bozma şimdi eve git bir resim daha yapa ve bana gel" demiş.
Adam eve gidip bir resim daha yapıp ustasının yanına gelmiş. Ustası adama "Şimdi bu resmi al aynı meydana koy yanına da bir fırça ile palet koyup 'lütfen beğenmediğiniz alanı düzeltin' yaz demiş.
Adam ustasının dediği gibi resmi alıp çok işlek bir meydana koymuş ve yanına da ustasının dediği gibi fırçayala paleti bırakmış ve notu yazmış. Akşama doğru resme bakmaya gittiğinde ise ne görsün resmin üzerinde bir nokta dahi yok. Hemen koşarak ustasına gitmiş "Ustam bak bunu beğendiler galiba" demiş.
Ustasıda "İnsanoğlu eleştirmeye gelince bir kaplan ama fikir vermeye gelince uysal bir kedidir demiş"
Eleştirilerimizde cimri, övgülerimizde eli açık olalım.
Neden Alo Deriz?
Neden Alo Deriz?
Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.
Güzel Sözler
Güzel Sözler
Günah işleme özgürlüğü olmayan bir yerde sevap işlemenin bir değeri yoktur. - Değişim devrimci değil; evrimci olmalıdır.
Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.
Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı. Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: "İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek hanginizin bunu hakketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim, şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastahane odamı bir uçtan bir uca doldur malı."
Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçüde şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"
Çocuk cevap verdi: "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım." Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı. Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?."
"Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı. "Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam;
"Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dü kkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 50 cent ini İncilde yazıldığı gibi çok değerli bir şeye verdim, 20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım, 20 centte killiseye verdim, böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım." Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.Baba memnundu.
"Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi ,ışığını yaymayı biliyorsun.Bu çok güzel.
N'Qubein
Bir kadinin Aski...
Bir kadinin Aski...
Karimi 1998'in sonbaharinda kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik. Karim, her evlilik yildönümümüzde ikimizin fotografini çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı. 97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadik kalacagimi söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle bakti bana ve sadece: ''bliyorum'' dedi Izmir'e kar yagdigi gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. A. R. K. A. S. I. N.
Gerisi için yillari yetmemisti. Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmisti. Hemen çerçevelerin arkasına baktim. Hiçbir sey yoktu. Sonra birşey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyormusunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı. 1997'deki resmimizin içinden çikan zarf ise simsiyahti. Ve içinden su sözler çikti:
''14 Mart 1997/Gözlerin bana baska birine dokunmus gibi bakti/ Söylemene gerek yok,biliyorum..."
2002'deyiz. Onu kaybedeli 4,aldatalı 5 yıl oluyor. Içim aciyor simdi. Çünkü kadinlar biliyor, hissediyor... Sadece paylasmak istedim. Seni seviyorum diyenin sevgisinden süphe et,
çünkü; ask sessiz,sevgi dilsizdir
Ayşe ARMAN 11 Şubat 2007
Ayşe ARMAN 11 Şubat 2007
Alinur Velidedeoğlu'nun Midnight Express savaşı 1999. 8 yıl önce. Cannes'da "Life is Beautiful" filmi gösteriliyor. O müthiş film. Hani sonradan Oscar aldı. Davetliler arasında reklamcı Alinur Velidedeoğlu da var. Pırıl pırıl, şahane bir hava. Güneş, çapkın çapkın göz kırpıyor. Davetliler, Carlton Oteli'nin plajındalar. Pek çok milletten insan bir arada. Alinur'un karşısında kırık ama sevimli bir Türkçe ile konuşan bir Amerikalı var. Alinur da o gün son derece neşeli, fırsatı kaçırmıyor, espriyi patlatıyor: "Sevgiliniz güzel miydi?" "Hayır" diyor Amerikalı en ciddi haliyle, "İsterdim ama Türk sevgilim hiç olmadı..." "Nasıl oluyor da kendinizi Türkçe bu kadar iyi ifade ediyorsunuz o zaman? Nerede öğrendiniz dilimizi..." "Hapishanede" diyor adam. "Ülkenizin hapishanelerinde beş sene yattım..." Sessizlik. Alinur soruyor: "Hapse neden düştünüz?" "Esrar kaçırıyordum, yakalandım..." "Allah Allah yaşadıklarınız Midnight Express'in hikáyesine benziyor..." Amerikalı da, "Benzemiyor, ta kendisi!" diyor. * "Dünya küçüktür" dedikleri şey, bu olsa gerek. Bir reklamcı olarak Midnight Express'in ülkemize verdiği zararın kolay kolay telafi edilemeyeceğine inanan Alinur Velidedeoğlu, hiç aklında yokken, karşısında filmin kahramanı Billy Hayes'i buluyor. Ne var ki, olayı bizzat yaşayan kişi, yani Hayes, olan biteni filmden çok farklı anlatıyor. "Bana Türk hapishanelerinde kötü davranılmadı" diyor, "Türkiye'deki cezaevlerini Amerika'dakilere tercih ederim." Söz konusu filmin, kasten Türkleri karalamak için çekildiğini söylüyor. En önemlisi de kendisinin öyle şeyler yaşamadığını anlatıyor. Alinur birdenbire, "Bu bana aktardıklarınız kameraya da söyler misiniz?" diyor, "Madem Türkleri bu kadar çok seviyorsunuz..." "Hay hay" diyor Hayes, "Ben derdimi dünyaya anlatamadım, belki sayenizde sesimi duyururum..." Ve Carlton Oteli'nin plajında, Alinur Velidedeoğlu'nun sorularını kamera karşısında yanıtlıyor. * Tekrar ediyorum, bunlar tam yedi yıl önce oluyor. O röportaj, Türkiye'de yayınlanıyor. Bu tabii Alinur'u kesmiyor, o istiyor ki bu gerçeği, bütün dünya öğrensin. Bugüne kadar Midnight Express'i izleyip Türkiye hakkında olumsuz fikirlere sahip olanlar, meseleyi bir de olayın kahramanından farklı şekilde dinlesin. CNN'i, ABC'yi, BBC'yi arıyor. Söz konusu röportajı ulaştırmak istediğini söylüyor. Cevap: "Çok teşekkür ederiz ama biz ilgilenmiyoruz..." Nedense Avrupalı ve Amerikalı hiçbir kanal Hayes'in anlattıklarını yayınlamayı kabul etmiyor. Oysa Midnight Express, sağda solda gösterilmeye devam ediyor. * Ve derken... Youtube icat ediliyor ve salgın haline geliyor. Alinur'un aklına da şöyle bir fikir düşüyor. Eğer bu röportaj Youtube'da yayınlanırsa, herkes izler ve gerçeği öğrenir. Ve çok "tık" alırsa daha uzun süre yayında kalır ve dünya üzerinde daha çok insan neler olup bittiğinin farkına varır. Anladınız... Alinur Velidedeoğlu, Midnight Express hikáyesini kampanyaya dönüştürmek istiyor. Hepimizin iş edinip, Youtube'a girip o filmi izlememizi istiyor. Onun bu işten her hangi bir kazancı olacak mı? Hayır. O, sadece bu meseleyi gerçekten kafaya takmış biri. Tutturuk yani. Bana da o kadar söyledi ki, sonunda gittim seyrettim. Ve düşündüm. Haklı aslında, korkunç bir şey bu. Birinin başından geçenleri, biri çarpıtıyor ya da kendi yorumunu katıyor ve bunun filmini yapıyor. O film de, senin ülkenin imajı oluyor. Sen istediğin kadar, "O öyle değildi böyleydi" de... Midnight Express filminin hikayesi bu. Bu ülke, milyonlarca dolar para kaybetti o film yüzünden. Bir türlü doğrultamadığı bir imajı oldu. Düşünsenize, geçenlerde Abdullah Gül Washington'a gitti, o gün bile film gösterildi. Milyonlarca Amerikalı filmi tekrar izledi. Şimdi o gece Midnight Express'in yayınlanması önceden planlanmış mıydı bilemem ama siz sonuca bakın. Hangi yabancıyla tanışırsanız tanışın, bildiği birkaç şey vardır ülkemiz hakkında: Göbek dansı, şiş kebap, Ayasofya, İstanbul ve Midnight Express...
Bu film yüzünden bozulan imajımızı tersine çevirebilir miyiz bilmiyorum ama olayın "esas oğlan"ını da bir dinlesek diyorum. Meraklılar için, Youtube'a girin, Alinur ya da Midnight Express yazın röportaj çıkıyor. İzleyin... Bir katkınız olsun...
Diploma Nasihati
Diploma Nasihati
Amerikan üniversitelerinin bir âdeti var. Her yıl, her üniversite kendi alanında çok sivrilmiş bir önemli ismi mezuniyet konuşması yapmak üzere davet ediyor. Aşağıda, bu yıl, Yale Üniversitesi mezuniyet törenine davet edilen Oracle bilgisayar şirketinin kurucusu ve genel müdürü Larry Ellison’un şaşırtıcı, hatta şok edici konuşması var.
’Yale Üniversitesi mezunları, daha önce böyle bir giriş görmediğiniz için özür dilerim ama benim için bir şey yapmanızı istiyorum. Lütfen, etrafınıza iyi bir bakın. Solunuzdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. Sonra sağınızdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. Ve şimdi şunu aklınıza koyun: Bundan beş yıl sonra, on yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi başaramamış olacak. Sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış olacak. Ve siz, ortadaki? Ne bekliyorsunuz? Siz de başaramayacaksınız. Aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak gelecek için yüzlerce umut ışığı göremiyorum. Yüzlerce değişik endüstride liderliği ele alacak kişiler de göremiyorum. Görebildiğim tek şey, geleceği başarısızlıktan başka bir şey olmayacak yüzlerce insan. O kadar.
Sinirlendiniz. Bu anlaşılabilir bir şey. Ben, Lawrence ’Larry’ Ellison üniversite terk, kim oluyorum ve bu yetkiyi nerden alıyorum ki, ülkenin en prestijli yükseköğrenim kurumunun bu yılki mezunlarına böyle şeyler söyleyebiliyorum? Bu yetkiyi nereden aldığımı söyleyeyim: Çünkü ben, üniversite terk ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. Siz değilsiniz.
Çünkü Bill Gates, o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin adamı. Siz değilsiniz. Çünkü Paul Allen, o da üniversite terk ve dünyanın en zengin üçüncü adamı. Siz değilsiniz. Başka örnekler de var. Mesela Michael Dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor, o da üniversite terk. Ve siz o listede hâlâ yoksunuz.
Şimdi çok kızdınız. Bu da anlaşılabilir. O halde biraz da egolarınızı okşamama izin verin. Pekçoğunuz burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz. Önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pekçok şeyi öğrendiniz. İyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. Burada size o önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız, onlarla bağlantı kurdunuz. Ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir kelimeyle güçlü bir ilişkiniz oldu burada: Terapi. Bunların hepsi güzel şeyler. Ama gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde ihtiyacınız olacak. O çalışma alışkanlığına ve ’terapi’ye de ihtiyaç duyacaksınız hayat boyu. İhtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi terk etmediniz. Dolayısıyla asla dünyanın en zengin insanları arasına katılamayacaksınız.
Elbette, belki de listeye 10 ya da 11. sıradan, Microsoft yöneticisi Steve Ballmer gibi, girebilirsiniz. Ama herhalde onun kimin için çalıştığını söylememe gerek yok, değil mi? Sadece kayda geçsin diye söylüyorum, o da zaten master sınıfından terk. Biraz geç kalmış anlayacağınız. Son olarak, herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz kendi kendinize soruyorsunuz: ’Yapabileceğim bir şey var mı? Bir umudum var mı?’ Maalesef hayır. Çok geç kaldınız. İçinize çok şey dolduruldu, siz onlara bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. Artık 19 yaşında değilsiniz.
Eveeet, şimdi gerçekten çok kızdınız. Bu anlaşılabilir bir şey. Belki de şu an, size bir umut ışığı vermenin, bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır. Hayır, 2000 mezunları size değil. Siz kaybettiniz. Sizi, yılda 200 bin dolarlık komik maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. Üstelik o maaş çekinin üstünde sizden birkaç yıl önce okulu terketmiş birinin imzası olacağını söyleyerek. Öğütlerim size değil daha alt sınıfta okuyanlara. Size söylüyorum: Hemen ayrılın. Daha güçlü söyleyemem: Ayrılın. Hemen toplayın eşyalarınızı ve fikirlerinizi ve bir daha geri dönmeyin. Terkedin. Her şeye yeniden başlayın. Size söyleyebileceğim tek şey, o başınızdaki kepler ve kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni kürsüden aşağı çektiği gibi...’
SEVDİĞİM METİNLER
SEVDİĞİM METİNLER
EĞRİ
Uzay Eğridir. Bilim Adamları bunu ispat ettiler.Yani Uzayda doğru yoktur bunu fark ettiğinizde bazı insanların niçin dürüst olmadıklarını kavraya bilirsiniz. Eğri bir evrende nasıl doğru olsun insanlar diye bilirsiniz. Ötekiler eğri ama siz eğik çizmek zorunda değilsiniz.Kimse kalemle doğmaz. Çizgileri eğri yada doğru çizmek size kalmıştır. Belki de en büyük erdem eğri bir evrende doğru çizebilmektir.
MEVLANA
Batı Mevlana’yı anlıyor. Seviyor ama hayata geçiremiyor. Doğu yalnızca övünüyor. Mevlana ile, ne anlıyor ne hayata geçiyor.
ADAM GİBİ ADAM
Yaşlı bir bey sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken bir bisikletlinin kendisine çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar ama “biraz beklemesini ve röntgen çekerek herhangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini” söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, “acelesi olduğunu” söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuşlar. Adamcağız da “ karım huzurevinde kalıyor, her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim geç kalmak istemiyorum!” demiş. “ Karınızın siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz.herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifadeyle “ ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor!” demiş. Hemşireler hayretle “ madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor, neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz ? diye sormuşlar. Adam buruk bir sesle cevap vermiş: “Fakat ben onun kim olduğunu biliyorum!”
SU GİBİ OL
Şimdi sen "su" olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...
Unutma; daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!.. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda...
Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez...Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol ; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol... Ama rahmet ol; afet değil! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana "felaket" denmesin! Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!..
Su; yüce Tanrı'nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Ve suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...
Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe... Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi... Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken şu değil mi?
Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin... Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın... Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin !.. Demeyeceksin; "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.."
Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.."
Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil... Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç?..Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her yaratık gibi!
Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün, ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...
Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla... Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini; girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Hayat ver... Vazgeçilmez ol !.. Su gibi ol , temiz ve temizleyen .. Su gibi ol , gönülden seven ve sevilen..
GÜNDE 3 KEZ OKUNACAK BİR YAZI
Gürültü ve patırtının ortasında sükunetle dolaş, sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe, herkesle dost olmaya çalış.Sana bir kötülük yapıldığında, verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut.Ama kimseye teslim olma. İçten 011 telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver.Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen,hayattaki tek dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir an bile çalışmış olasın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın. Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüz yıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir. Aşka burun kıvırma sakın, o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için, her bitkinin sürekli bir bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.. Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır.Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür. Yılların geçmesine öfkelenme, gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe, Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol. Hatırlar mısın ? doğduğun zaman, sen ağlarken herkes sevinçle gülümsüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, şefkatli bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yinede insan oğlunun biricik güzel mekanıdır.